Prof. Dr. Fatih Özatay ile Rekabetçi Kur Modeli ve Türkiye Ekonomisi

Türkiye ekonomisi son yıllarda önemli politika değişimlerine sahne oldu. Bu değişimlerin merkezinde ise kamuoyunda “Rekabetçi Kur Modeli” olarak bilinen yaklaşım yer aldı. Türk lirasının değerinin düşürülmesi yoluyla ihracatın artırılması, ithalatın azaltılması ve cari açığın kontrol altına alınması hedefiyle uygulamaya konulan bu modeli, Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Fatih Özatay ile konuştuk. Özatay, uygulanan politikanın temel varsayımlarını, ortaya çıkan sonuçları ve Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformları anlattı.

Nisan 2022 / Ankara


Türkiye’nin “Rekabetçi Kur Modeli” ile ulaşmayı hedeflediği ekonomik sonuçlar nelerdi? Bu modelin temel varsayımları neye dayanıyordu?

“Yalnızca paranın değer kaybetmesiyle sanayide dönüşüm gerçekleştirmek mümkün değil. Bu dönüşüm ancak bir bütün hâlinde mümkün olabilir.”

Türkiye, büyüdüğü dönemlerde kronik olarak cari işlemler açığı veren, kriz dönemlerinde ise cari işlemler fazlası veren bir ülke. Anlaşılan o ki, bu modelle şu hedeflendi:

“Türk lirasının değerini düşürür, kuru biraz artırırsak; ihracat artar, daha az ithalat yaparız, sanayide bir dönüşüm gerçekleşir. Dolayısıyla dış ticaret açığımız azalır, turizm gelirlerimiz artar. Bununla birlikte enerji fiyatlarında da şok bir artış gerçekleşmezse cari işlemler açığı azalır ya da cari işlemler fazlası veririz. Böylece bir yapısal dönüşüm gerçekleştirmiş oluruz.”

Liranın değerinin düşürülmesindeki mantığa bakıldığında şu örnek verilebilir:

100 liraya üretilen bir mal, 1 dolar = 1 lira iken 100 dolara satılırken; 1 dolar = 2 lira olduğunda 50 dolara satılabilir. Dolayısıyla bu durum dış dünya için bir maliyet avantajı oluşturur.

Ancak 1 dolar 2 lira olduğunda, malın maliyeti 100 lira olarak kalmaz. Çünkü üretimde ithal girdi kullanılır ve üretim maliyetleri artar. Dolayısıyla kurda meydana gelen artış, enflasyona yol açar.

Yerli paranın değerinin yüksek olmasının ithalata olan yönelimi artıracağı görüşüne sahip olan iktisatçılar var. Bu nedenle liranın değerinin düşürülmesi gerektiğini savunurlar. Ancak sanayideki üretim altyapısının hazırlığı yapılmadan, yalnızca yerli paranın değer kaybetmesiyle sanayide dönüşüm gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu dönüşüm ancak bir bütün içerisinde mümkün olabilir.

“Rekabetçi Kur Modeli” neden başarılı olamadı?

"Kurda artış yaşanıyor, enflasyon da artıyor. Böylece bir sarmala giriliyor.""

Eldeki mallar ucuza satılarak daha fazla ihracat yapılabilir. Fakat eskiden ithal edilen ürünlerin de önemli bir kısmının yurt içinde üretilmesi için, yani daha az ithalat yapılabilmesi için fabrikaların, yatırımların ve iş gücünün eğitiminin bu dönüşüme göre ayarlanması gerekiyor.

Önceki soruda verdiğimiz örnekteki gibi, 100 liraya üretilen bir mal 1 dolar 2 liraya çıktığında maliyeti 100 lirada kalmıyor. İthal girdi kullanılıyor, enerji ithalatı yapılıyor ve birçok mal ithal ediliyor. Bunların dolar cinsinden fiyatı artıyor. Kur artışıyla birlikte taşıma maliyetleri de yükseliyor ve son 5–6 ayda gördüğümüz gibi enflasyon artıyor.

Enflasyon arttıkça, liranın değerini düşürerek kazanılmak istenen rekabet avantajı azalıyor. Böylece bir sarmalın içine giriliyor:

Kurda artış yaşanıyor, enflasyon artıyor; enflasyondaki artış sebebiyle kur yeniden artıyor.

Rekabet gücünü korumak için kuru biraz daha artırmak gerekiyor. Faiz düşürülüyor, o zaman da tüm dengeler bozuluyor. Bürokrat faizi düşürdü diye kredi faizi, tahvil faizi düşmüyor. Bunlar birtakım dinamiklere göre belirleniyor.

Politika faizi son aylarda olduğu gibi enflasyonun çok altında kaldığında tasarruf sahipleri cezalandırılmış oluyor. Tasarruf sahiplerinin cezalandırılması, daha fazla tüketime yol açıyor. Daha fazla tüketim ise daha fazla ithalat yapılmasına neden oluyor. Bu da cari işlemler dengesinin bozulmasına sebep oluyor.

Sanayi yapısının değiştirilmesi, dönüşüme uygun bir teşvik politikası uygulanması ve iş gücünün eğitiminin verilmesiyle ancak orta vadede mümkün olabilir. Kısa vadede faizin düşürülmesiyle başarılı olunması mümkün değil.

Tüm dünyada enerji fiyatları ve emtia fiyatları artış gösteriyor. Olması beklenen bu dönüşümün başarısız olmasında dış koşullar da etkili. Ancak diğer ülkeler bu enflasyonist baskı karşısında faiz artırırken, Türkiye’de tam tersine faiz indirildi. Neresinden bakılırsa bakılsın, yanlış bir politika izlendi.

Faizlerin düşürülmesiyle birlikte kur artışının enflasyona etkisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?

"Ekonomide bir yerde yaşanan bozulma, kısa sürede başka alanlara da sirayet ediyor."

Enflasyonun artışında kur önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Ancak tek etken yalnızca kurdaki artış değil. Zaten yurt dışında petrol, doğalgaz, gübre gibi emtia fiyatları dolar cinsinden artış gösteriyordu. Faiz indirimiyle birlikte kurda da artış gerçekleşmesi nedeniyle, dolar cinsinden fiyat artışlarının yansıması Türkiye’de çok daha fazla oldu.

Politika faizinin düşürülmesiyle kurda meydana gelen artış, enflasyonu yükseltecekti; ancak bu etkinin bu kadar sert olması beklenmezdi. Daha sonra mecburen asgari ücrete yüksek oranda bir zam yapıldı. Asgari ücrete yapılan bu artış da enflasyonu etkiledi.

Ancak artan enflasyon karşısında verilen asgari ücret zammı kısa sürede erimiş oldu. Yani ücret artışıyla sağlanan rahatlama kalıcı olmadı.

Sonuç olarak ekonomide bir yerde yaşanan bozulma, kısa sürede başka alanlara da sirayet ediyor. Bir alandaki denge kaybı, sistemin tamamını etkiliyor ve süreci kontrol altına almak giderek zorlaşıyor.

“Kur Korumalı Mevduat” (KKM) sistemi nasıl bir yapı sundu? Hangi riskleri barındırıyor?

"KMM riskli ve çarpık bir sistem."

Kur Korumalı Mevduat sistemi riskli bir sistem. Maksimum faiz, Merkez Bankası politika faizinin üç puan üzerinde oluyor. Bu da yaklaşık yüzde 17’lik bir faiz anlamına geliyor. Bankada KKM hesabı açıp Türk lirası yatıran ya da döviz mevduatını Türk lirasına çeviren bir kişi, vade sonunda yüzde 17 faiz alıyor. Eğer vade başı ile vade sonu arasında kur, yüzde 17’lik faiz oranının üzerinde artış gösterirse, aradaki fark Hazine tarafından karşılanıyor.

Hazineye yüklenen bu fark, bütçe kaynaklarının bir kısmının tasarruf sahiplerine aktarılması anlamına geliyor. Tasarruf edemeyen asgari ücretli, memur ya da işsiz kesimlere aktarılabilecek kaynaklar, zaten tasarruf edebilen kesimlere yönlendirilmiş oluyor.

Merkez Bankası ise KKM hesaplarına verdiği yüzde 17’lik faiz nedeniyle parasal genişlemeye yol açıyor. Çünkü bu sistemde fiilen para basılmış oluyor.

Dolayısıyla bu sistemde kurun fazla artış göstermemesi için müdahale edilmesi gerekiyor.

Ayrıca finansal sistemde de ciddi bir çarpıklık meydana geliyor. Bankalar KKM hesaplarına yüzde 17 faiz vererek borçlanıyor. KKM için gereken kaynağı ise Merkez Bankasından daha düşük faizle borç alarak sağlıyorlar. Bankalar aldıkları bu kaynakla, kredi türüne göre yüzde 20–30 oranlarında kredi açıyor. Dolayısıyla bankalar kazanıyor.

Yüzde 20–30 faizle kredi kullanan şirketler de kazanıyor. Çünkü enflasyon oranının çok altında bir faizle borçlanmış oluyorlar. Bu durumda sistemde birilerinin kaybetmesi gerekiyor.

Ya kurdaki hızlı artış nedeniyle Hazine kaybediyor ya da kur yüzde 17’lik faiz getirisinin üzerinde artmadığı için KKM hesabı sahipleri kaybediyor. Çünkü bu durumda elde edilen faiz, açıklanan enflasyon oranlarının altında kalıyor.

KKM hesap sahiplerinin reel olarak kaybetmesi tüketimi artırıyor. Bu durum, cari işlemler dengesini ve dış ticaret dengesini bozuyor.

Kurdaki hızlı yükseliş bu sistemle durduruldu ancak aynı sonuç faizlerin yükseltilmesiyle de sağlanabilirdi.

Diğer bir sakınca ise Türk lirasından kaçışın teşvik edilmesi. Çünkü Türk lirası mevduat, kura endekslenmiş oluyor. Türkiye’de dolarizasyon bir dönem azalmıştı ancak son dönemde yeniden çok yüksek seviyelere çıktı.

Enflasyon düşükse ve kurun fazla artmayacağına dair bir beklenti varsa, tasarruf sahipleri zaten dövize yönelmiyor. Merkez Bankası “liralaşma”dan bahsediyor ancak dövize endeksli mevduat mantığı bunun tam tersine işaret ediyor.

Türkiye ekonomisinin istikrara kavuşması için hangi adımlar atılmalı?

"2001 yılından farklı olarak, bankacılık sektörü güçlü ama yapısal riskler devam ediyor."

2001 krizi ile kıyaslandığında, bugün bankacılık sektörü görece daha sağlam bir yapıya sahip. O dönemde bankacılık sistemi ciddi biçimde bozulmuştu; bugün ise durum aynı değil. Sermaye yapıları güçlü. Finansal istikrar incelendiğinde, geri dönmeyen kredi oranlarının uluslararası standartlara göre yüksek olmadığı görülüyor. Ancak kamu bankalarının sermaye sorunları varsa, Hazine tarafından desteklenmesi gerekiyor.

Maliye politikasında, 2001 döneminde kamu borcu çok yüksekti. Bugün aynı durum söz konusu değil. Ancak Hazine’nin döviz cinsinden borçlarının azaltılması gerekiyor.

Ayrıca köprü ve otoyollarda verilen gelir garantileri bütçe üzerinde büyük bir yük oluşturuyor. Bunların hukuki çerçevede yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

Para politikasında ise Merkez Bankası’nın politik bağımsızlığını sağlamak amacıyla yöneticilerinin görevden alınmasını zorlaştıracak düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu, piyasalara olumlu bir sinyal verir.

Döviz rezervlerindeki hareketlerin şeffaf biçimde açıklanması, döviz cinsi Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve YUVAM gibi uygulamalara son verilmesi ve Merkez Bankası’nın yeniden enflasyonla mücadeleye odaklanması gerekiyor.

Bu adımların atıldığı somut biçimde görülürse, risk priminin, enflasyonun ve kurun düşmemesi için bir neden kalmaz. Nitekim 2001 krizinden sonra yüzde 72’ye kadar çıkan enflasyon, beş yıl içinde yüzde 6 seviyelerine kadar gerilemişti.

Yapısal reformlar açısından Türkiye’nin öncelikleri neler olmalı?

“Yapısal adımlar atılıp para politikası yalnızca enflasyona odaklanırsa, fiyat istikrarı sağlanır; enflasyon ve kur düşürülebilir.”

Kamuoyunda, hukuk sisteminin hızlı ve adil çalışmadığına dair yaygın bir algı var. Adil bir hukuk sistemine ve bağımsız bir yargıya ihtiyaç duyuluyor. İhale yasasının değiştirilmesi, arazi rantı vergisinin getirilmesi ve döviz geliri olmayanların döviz cinsi borçlanmalarının engellenmesi gerekiyor.

Eğitim alanında, öğretmenlerin ve akademisyenlerin niteliklerinin yükseltilmesi için kapsamlı bir program hazırlanmalı. Ayrıca iklim değişikliğiyle ilgili yapılması gereken çok sayıda düzenleme bulunuyor.

Tüm bu reformların uygulanabilmesi için gerekli olan, para politikasının yalnızca enflasyona odaklanmasıdır. Fiyat istikrarı sağlanmadan, enflasyon ve kur düşürülemez. Tüm bu süreçte, dış kaynak gereksiniminin ve uluslararası anlaşmaların da planlanması gerekiyor.

Bunun yanında, küresel koşulların da etkisi var. Dış konjonktürün olumsuzlaşmaması, savaşların sona ermesi ve petrol fiyatlarının düşmesi, bu sürece olumlu katkı sağlayabilir.

Ancak asıl belirleyici olan, içeride yapılacak reformlardır. Gerekli adımlar atıldığı ve bunların uygulamada hayata geçirildiği somut biçimde görüldüğünde, enflasyonun düşmemesi için bir neden yoktur. Nitekim 2001 krizinden sonra yüzde 72’ye kadar çıkan enflasyon, beş yıl içinde yüzde 6 seviyelerine kadar gerilemiştir.